İTKİB Hedef Dergisi – Röportaj

01/12/2020 | 7 dk okuma süresi

İTKİB Hedef Dergisi ile sürdürülebilir moda, Fashion Revolution hareketi ve Türkiye’nin bu yoldaki avantajlarından konuştuk.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Mesleki kariyerinizden kısaca bahseder misiniz?

Ege Tekstil Mühendisliği’nde lisans, Galatasaray İşletme’de yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Üniversitenin son döneminde gittiğim Fransa’da sürdürülebilir tekstille tanışarak, kompozit materyallerde doğal liflerin kullanımı üzerine çalışmalar yaptım. 10 sene kadar özel sektörde; satın alma, ürün geliştirme, tedarik zinciri ve e-ticaret alanlarında çalıştım. 2016’dan beri, sürdürülebilir moda bilincini arttırmak amacıyla kurduğum yesilyama.com’da, tekstil sektörünün çevresel ve sosyal etkilerini inceleyen yazılar yazıyorum ve aynı zamanda firmalara sürdürülebilir tekstil ve tedarik zinciri ile ilgili eğitim, danışmanlık ve içerik hizmeti sağlıyorum. Gezegene ve topluma duyarlı bir tekstil ve moda ekosistemini hedefleyen Sürdürülebilir Moda Platformu’nun kurucu üyesiyim ve Fashion Revolution Türkiye Ülke Koordinatörüyüm. Ayrıca, İTÜ Yenilikçi Teknik Tekstiller Bölümü’nde yüksek lisansıma devam etmekteyim.

Fashion Revolution’un kuruluş amacı nedir ve bu kapsamda Türkiye’de hangi faaliyetlerde bulunuyor?

Fashion Revolution, 2013’te 1134 tekstil işçisinin ölümüyle sonuçlanan “Rana Plaza Faciası” sonrasında, moda sektöründen bir grup insanın, insan hayatı ve gezegenin geleceği pahasına sürekli daha çok ve daha hızlı üretim talep eden sistemi reddetmesiyle başladı. Çıkış noktası, tüketiciyi çok basit bir soru sormaya teşvik etmekti: “Giysilerimi Kim Yaptı?” Bu sorunun amacı, uzun ve karmaşık tedarik zincirinde varlıklarından bihaber olduğumuz tekstil işçilerini ve çalışma koşullarını görünür hale getirmek, firmalardan operasyonları hakkında daha şeffaf olmalarını talep etmekti.

Bugün Fashion Revolution; doğayı koruyup onaran, insanı büyüme ve kârlılıktan üstün tutan bir moda endüstrisi için, dünyanın dört bir yanındaki gönüllülerin katkısıyla küresel bir hareket haline geldi. Her sene Rana Plaza faciasının yıldönümü olan 24 Nisan haftasında, Türkiye dahil birçok ülkede “Fashion Revolution Week” adı altında, daha ekolojik ve etik bir tekstil sektörü için etkinlikler gerçekleştiriliyor. Ayrıca, küresel markaların tedarik zincirleri hakkında ne kadar bilgi paylaştıklarını ortaya koyan “Şeffaflık Endeksi” hazırlanıp, kamuoyuyla paylaşılıyor.

Fashion Revolution hareketi, 2016 yılından beri Türkiye’de varlık gösteriyor. Geçen Mart ayında gerçekleşen görev değişimi sonrasında daha aktif çalışmaya başladık ve FR Türkiye olarak vizyonumuzu “Bilgi ve tecrübe paylaşımı yaparak sürdürülebilir moda/tekstil bilincini yaygınlaştırmak, üretim ve tüketim şeklimizi dönüştürerek sektörün çevresel ve sosyal etkilerini iyileştirmek” olarak belirledik. Şu an çalışmalarımızı pandemi dolayısıyla sosyal medya üzerinden ve online olarak yürütüyoruz. Daha çok proje ve etkinlik düzenleyerek faaliyetlerimizi arttırmak için yeni bir oluşum içindeyiz. Merkeze bağlı bir pilot projeye dahil olduk ve bu kapsamda yeni bir ekip kurmayı amaçlıyoruz. Ekibe katılmak veya çalışmalarımızdan haberdar olmak isteyenler bize sosyal medya hesaplarımızdan veya web sitemizdeki iletişim formu üzerinden ulaşabilir.

Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim üreticilerinin, markalarının sürdürülebilirlik alanında yaptığı çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya’nın en büyük tekstil ve hazır giyim ihracatçılarından biri olan Türkiye, sektörde oldukça büyük bir etki gücüne sahip. Hali hazırda Avrupa ve Amerika’ya ihracat yapan üreticilerimiz arasında, sürdürülebilirlik konusunda çalışmalar yapan ve bu alana kaynak ayıran firmalarımız var. Yani etik ve ekolojik üretim gündemimize yeni gelen bir konu değil, bu alanda ciddi bir bilgi birikimine ve teknolojiye sahibiz. Ancak, sektörün fiyat ve dolayısıyla maliyet odaklı yapısı, kimi zaman doğrusunu bildiğimiz yanlış uygulamaları izlememize neden olabiliyor. Burada sorumluluğu tek başına üreticiye yıkmak doğru bir yaklaşım değil. Markaların sürdürülebilirlik alanındaki talepleri ve verdikleri hedef maliyetler birbirleriyle uyumlu olmadan, sektörde kalıcı bir değişim sağlanamaz.

Büyük markalarımız ise sürdürülebilirlik yolculuklarında üreticilerimizden ne yazık ki çok daha geri durumda. Çoğu marka için sürdürülebilirlik, sektörde yaygın olan materyalleri satın alıp kullanmak anlamına geliyor. Bu markalar, maliyet artışına neden olabilecek her türlü yenilik ve teknolojiden uzak durmaya çalışıyor. Ancak özellikle genç müşteriler arasında yükselen ekolojik ve sosyal kaygılar, bu “daha fazla satış için fiyat odaklı yaklaşım”ı geçersiz kılmaya başladı. Şeffaf, çevreci ve etik bir tedarik zincirine yatırım yapmayan markaların uzun ömürlü olabileceklerini düşünmüyorum.

Sektörde büyük markalar dışında, sürdürülebilirliği ilk günden odağına alan daha küçük ölçekli markalar da mevcut. Bu markalar, bilinçli olarak operasyonlarını yalın tutuyor, çevresel etkilerini en aza indirmek ve sosyal fayda yaratmak için çalışıyorlar. Müşterileriyle aşırı tüketim veya ayda bir değişen trendler üzerinden değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için ortak meseleler üzerinden iletişim kuruyorlar. Sürdürülebilir bir tekstil sektörünün bel kemiğini bu markaların oluşturacağına inanıyorum.

Hızlı moda anlayışının getirdiği kullan-at kavramı, moda dünyasında sürdürülebilirliği nasıl etkiliyor? Küresel moda endüstrisinin sürdürülebilirliğe bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Modanın doğasındaki geçicilik, sürdürülebilirlik için bir engel olarak görülüyor; ancak daha derine indiğimizde sorunun modanın kendisinde değil, değişim hızında olduğunu görüyoruz. Eskiden senelerce etkisini gösteren moda akımları, şimdi iyi ihtimalle birkaç ay gündemde kalabiliyor.

Ucuz ve düşük kaliteli ürünlerden beslenen aşırı tüketim sistemi, bir kullan-at kültürü yarattı. Giysilerimiz o kadar ucuz ve değersiz ki kopan bir düğmeyi veya söküğü tamir etmektense gidip yenisini almayı tercih ediyoruz. Tekstil sektörü yılda 92 milyon ton ile toplam atığın %4’ünden sorumlu. İstediğimiz kadar doğa dostu materyaller, çevreci üretim ve geri dönüşüm teknolojileri kullanalım, üretim-tüketim hızımızı yavaşlatmadıkça sürdürülebilir bir endüstriden konuşmamız mümkün değil.

Sektörde iyi ve doğru uygulamalar olduğu gibi, sürdürülebilirliği yeni bir “tüketim” şekli olarak kabul edip pazarlayan markalar da mevcut. Bu markalar, ürünleri üzerinden doğa-dostu yanılsaması yaratarak, müşterilerinin vicdanlarını rahatlatıp aşırı tüketimlerini meşrulaştırmaya çalışabiliyor. Bu sözde duyarlı olma yarışı, sürdürülebilirlik kavramının içini boşaltmaktan öteye geçemiyor.

COVID-19 salgını ile birlikte tüketicilerin de alışkanlıklarının değiştiği gözlemleniyor. Gereksiz alışverişler bir kenara bırakılırken sürdürülebilir tekstil ürünleri ilk tercihler arasında yer alıyor. Sizce tüketici farkındalığı mevcut durumda yeterli düzeye ulaştı mı?

Sınırlı kaynakların tükenmesi, iklim krizi, çevre kirliliği ve sosyal sömürü gibi hepimizi etkileyen ve öncelik vermemiz gereken küresel problemler, günlük koşuşturmacalarımız arasında kaybolup gidiyor. Covid-19 ile beraber, bize uzak bir geleceğin sorunu gibi görünen şeylerin, aslında ne kadar yakınımızda olduğunun farkına vardık. Çevresel, sosyal ve ekonomik olarak çözmemiz gereken birçok çıkmaz var. Pandemi bize, neyin önemli olduğunu bir kez daha gösterdi ve bu değişim satın alma davranışlarımızda da yer buldu.

Dünya’da, ana gündemi karnını doyurabilmek veya temiz suya ulaşabilmek olan bu kadar çok insan varken, herkesten biraz daha fazla para vererek sürdürülebilir tercihler yapmasını beklemek haksızlık olur. Ancak unutmamalıyız ki aşırı tüketimin ana aktörleri onlar değil, ihtiyacı olmayan giysilerle dolapları dolup taşan, kendini tükettikleriyle tanımlayan bizleriz. Bu lüksümüzü doğru tercihler yaparak; gezegeni daha yaşanabilir bir yer haline getirmek için kullanabiliriz. Bu noktada yeterli farkındalık için uzun bir yolumuz olduğunu düşünüyorum.

Tekstil sanayisi çoğu zaman üretim aşamasında çevreye verdiği zarar nedeniyle eleştiriliyor. Geçmişten günümüze değerlendirdiğinizde sektörün bu alanda aşama kaydettiğini söylemek mümkün mü?

Tekstil endüstrisi tek başına, küresel atık suyun %20’sinden, küresel karbon salınımının %10’undan sorumlu. Giysilerimizin tasarım aşamasından kullanım sonrasına kadar tüm zincir boyunca farkında olmadığımız birçok çevresel etkisi var. Örneğin bir pamuk tişörtün üretilmesi için 2700 litre su harcanıyor. Biz o tişörtü birkaç kez kullanıp atınca aslında üretiminde kullanılan suyu, enerjiyi ve ham maddeyi de çöpe atmış oluyoruz.

Geç de olsa hem sektör hem de müşteri tarafında bir farkındalık oluşmaya başladı ancak şu anda atılan adımlar tek başına yeterli değil. Kaynaklarımız hızla tükeniyor, iklim krizi kapımızda hatta etkilerini her gün hissediyoruz. Ekosistemimiz iyileşmek için bizim gönüllü katkılarımızı bekleyemez. Bunun için sadece müşteri, üretici ve markaların değil; devletler, sanayi kuruluşları, birlikler ve sivil toplum örgütleri dahil tüm paydaşların bir araya gelip bazı zorunlu kurallar koymaları ve bunları acilen uygulamaya dökmeleri gerekiyor.

Teknolojik gelişmelerin tekstil ve hazır giyim sektöründeki sürdürülebilirlik faaliyetlerine nasıl bir katkı sağladığını düşünüyorsunuz? Markaların müşterilerine karşı daha şeffaf olmasını da gerektiren teknolojiler, sizce sürdürülebilirlik adımlarını hızlandırabilir mi?

Sürdürülebilirlik yolunda teknoloji oldukça önemli bir rol oynuyor. On yıllardır aynı materyalleri aynı şekillerde işliyoruz ancak bugünkü koşullarda eski sistemler artık işlemiyor. Gelişen teknoloji ve yeni üretim teknikleri bize çok daha akılcı ve çevreci çözümler sunuyor. Özellikle atık niteliğindeki materyalleri yeniden kullanan sistemler ve biyobozunur malzemeler döngüsel bir ekonominin yolunu açıyor.

Günümüzde, tedarik zincirinin her bir basamağını takip etmemizi sağlayan iş modelleri ve sistemler mevcut. Her aşamadaki çevresel etkinizi takip edebiliyorsunuz. Bu bilgi akışı ve şeffaflık, en doğru analizi mümkün kılarak, yapılacak iyileştirmeler için kaynaklarınızı daha verimli kullanmanızı sağlıyor.

Türkiye’nin tekstil ve hazır giyimde sürdürülebilirlik çalışmalarını yaparken öncelikli olarak hangi adımları atması gerektiğini düşünüyorsunuz?

İlk adım olarak, bir durum analizi yapmak gerekiyor. Tedarik zincirinin her bir basamağı incelenerek en çok etki yaratılan noktalar belirlenmeli ve iyileştirme çalışmaları bu noktalar odağında gerçekleştirilmeli. Atık kimyasallarınızla su kaynaklarını kirlettiğiniz bir topluluk için sosyal sorumluluk çalışmaları yapmanız günün sonunda hiçbir şey ifade etmez.

Sürdürülebilirlik konusunda çalışma yapan/yapmak isteyen firmaların bu konuya, belli bir zaman aralığında yürüttükleri bir proje olarak bakmamaları gerektiğini düşünüyorum. Kalıcı bir değişim yaratmak için, tüm operasyonlarına sürdürülebilirlik lensiyle bakmaları ve şeffaf sistemler kurmaları en doğrusu olacaktır.

Tüketicilerin sürdürülebilir tekstil ürünlerine olan ilgisinin artması, tekstil ve hazır giyim ihracatı yapan firmaları nasıl etkiliyor? Artık ihracat pazarına da sürdürülebilirliğin hâkim olacağını söylemek mümkün mü?

Tekstil sektörü köklü bir değişim sürecinde, gelecek sürdürülebilirlik ve performans odaklı ürünlerde yatıyor. Bu ihracat rakamlarında da kendini gösteriyor. Müşterilerde ekolojik ve etik üretilmiş ürünlere olan ilginin artması, Türkiye açısından son derece umut verici bir gelişme. Tekstil ihracatçıları arasında, hem coğrafî konum hem de güvenli tedarik zinciri açısından oldukça avantajlı bir durumdayız. Bu ivmeden yararlanmak ve ihracattaki payımızı arttırmak için sürdürülebilir teknolojilere daha çok yatırım yaparak kalıcı bir dönüşüm sağlayabiliriz. Sürdürülebilir tekstil denince akla ilk gelen ülke olma potansiyeline sahibiz.

Sürdürülebilirlik kavramı tohumdan tarlaya, üretimden işçiye birçok noktaya yayılıyor. Bu bağlamda Türkiye’deki tekstil işçilerinin çalışma koşullarını ve mevcut konumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tekstil, özellikle konfeksiyon aşaması göz önüne alındığında, hala iş gücü yoğun bir sektör. Enerji, su ve ham madde fiyatları artarken giysilerimizin hala bu kadar ucuz olması, iş gücü sömürüsünden kaynaklanıyor. Hiç dikkat ettiniz mi, haberlerde ne zaman maaş kesintisinden, asgari ücretten veya zor ekonomik koşullardan bahsedilse, arka planda hep tekstil işçileri gösterilir. Bu bile bize, çalışma koşulları hakkında birçok ipucu veriyor. Türkiye olarak bu konuda, diğer ihracatçı ülkelere göre daha iyi bir konumda olmamıza rağmen, gideceğimiz daha çok yol var. Çocuk işçi çalıştırma, fazla mesai ücreti, iş yeri güvenliği odaklanmamız gereken konuların başında geliyor. Markaların, uzun tedarik zincirlerinde gözden kaçan tekstil işçilerine sahip çıkması ve temel ihtiyaçlarını karşılayacak ücretleri sağlaması şart. Kendi çalışanlarının bile haklarını vermeyen firmalardan, ekosistemin devamlılığını veya müşterilerinin çıkarlarını gözetmelerini beklemek gerçek dışı olur.

İlginizi Çekebilir

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.